BİYOGRAFİ

Oylum Öktem İşözen, 1976 yılında İstanbul’da doğdu.

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Moda ve Tekstil Tasarım Bölümü’nde lisansını bitirdikten sonra aynı dalda Mimar Sinan Üniversitesi GSF’de Yüksek Lisans’ını tamamladı. Öktem İşözen, Cumhuriyet Dönemi’n den Günümüze Değer Eğilimlerinin Evrimine Moda Perspektifinden Bakış konulu teziyle Sanatta Yeterliliğini bitirdi.

 

Sektörde değerli markaların tasarım yetkilisi olarak çalıştıktan sonra, İstanbul Tekstil İhratçılar Birliğinin Avrupa Birliği Projesi olan Londra Üniversitesi Moda Fakültesi ile İstanbul Moda Akademisinin kuruluşunda projenin sanat yönetmeni ve moda tasarım bölüm başkanlığını yapmıştır. London Collage of Fashion’da tasarım eğitimi üzerine uzmanlaşmış, bu alanda dersler vermektedir.

 

Küratör olarak Türkiye’de ve Uluslararası platformda bir çok sergiyi yönetmiş olan sanatçı, World Skills ve Europe Skills yarışmalarına ülke jürisi olarak çağrıldı.

 

Central Saint Martins’de küratörlük ve kısa film yönetmenliği eğitiminin yanısıra Dünya’nın birçok ülkesinde ki akademilerde heykel alanında master classlara katılmaktadır.

 

Multi disiplin çalışmalarına heykel dalında da devam etmekte olan sanatçı, kişisel sergiler açmakta, komisyon eserler üretmektedir.

 

Tankut Öktem Müze Evi ve Osmanlı Giysileri Koleksiyonları Müze Evi’nin sanat direktörlüklerini yapan Oylum Öktem İşözen’in moda ve heykel alanında yayınlanmış kitapları, makaleleri bulunmaktadır.

 

Sanatçı evli ve 15 yaşında bir oğlu vardır.

 

3. kişisel sergisini Mart ayında açacaktır.

 

 


 

İÇKİN VE AŞKIN OLAN KENDİLİK

 

Babası Tankut Öktem’in kolları uzamın boşluklarından yaratıcı imgeleri devşirirken Oylum bir tapınaktan içeriye ilk bebek adımlarını atıyordu.Babası işliğinde; insani, kırılgan, efsanevi öyküsel imgeleri kompoze ederken Oylum meraklı gözlerle babasını izliyordu. Bir tapınma gibi heykelleri yontan sanatçının elleri bu eserleri göklere armağan edecekti.Büyük heykeltraş dolu ve sonsuz uzayın dilini kavramış biri olarak işliğinde çalışırken onu gözleyen, derinden duyumsayan küçük kızı bu olağanüstü eylemi hayranlıkla izliyordu. Tankut Öktem bu garip sonsuzluğu kendi yapıtlarıyla bezemek istiyordu. Ancak bir farkla ki bu hareketli uzamda doğanın alt edemeyeceği, parçaların dağılıp gidemeyeceği sağlam eserler armağan ederek. Böylece bir ışık ustasının kızı olarak Oylum Öktem; gen taşıyıcı, yaratıcı ve atalarından aldığı genlerle boyutlar arası yolculuğa daha küçük yaşta başladı. Daha sonra ise “Hiçliği Varlığa” dönüştüren babası Tankut Öktem’in yaşayan evrensel eline dönüştü.

 

Oylum; genlerine ekilmiş uzam/zaman bilgileriyle yol alması gerektiğinin bilincine çok erken yaşta ulaşmıştı.Önünde sıradışı bir örnek vardı.Hem gensel hem fiziksel, zihinsel ve biyolojik bir mirası taşığının farkındaydı. Babası üç boyutlular aleminde bir tanrıydı,onun çalışan biçim veren yetenekli ruhunu ve ruhunun uzantısı güçlü ellerinin nasıl işlediğine hep tanıklık yapmıştı. O halde o da yola koyulmalıydı. Ruhunun ilk fenomenlerini zaptetmeli ve biçimlemeliydi, kendi arketipal yolunda ilerlerken özgün buluşlarını yaratmalıydı.

 

Oylum Öktem İşözen kendi öznel mitini geri çağırmaya başladığında ; ruhuna serpiştirilmiş kendi başına yaşayıp duran şeyleri anımsamaya,içinde uyuyan cevheri uyandırmaya yarayan araç ve gereçin babasının işliğinde yani çok yakınında bulunduğunu anlamıştı. Soylu madenleri atasal soyağacının verdiği meyvelerle bezemek için kollarını sıvadı ve doğanın girintili çıkıntılı kah yuvarlak kah uzamsal formlarını kendi özgün formlarına dönüştürmeye başladı.İlk hedefi uzamın her yanına dokunan formlar tasarlamak ve bir dönüşümü gerçekleştirerek aşkınlığa ulaşmaktı. Atasal genlerinin zihinsel kalıtı ve uzantısı yetenekli elleriyle; insanın macerasını taşa, kile, mermere, bronza yükleyerek bir görev üstleniyordu. Durağan kütleleri harekete geçirerek, çokluk içinde birliği sağlamak,nesnenin inatçı sessizliği içinde onu konuşturmak, kendi mutlaklarını ileri sürmek; işte bu eylemler topluluğu içinde babasının ruhuna dua yollarcasına çalışıyordu işliğinde. Zaman içinde Oylum Öktem İşözen’in yarattığı formlar arketipal bir gerçekliğin sözcüleri oldular.Ondaki gensel algılama yine onda bulunan duyumsama yorumlama, estetikleştirme sürecinde ortaya çıkmıştı. Babasının ona kutsal bir törenle teslim ettiği meşaleyi bir psikologem olarak ileri zamanlara gururla, göğsü kabararak taşıyacağına and içmişti.

 

Gülseli İnal


 

Oylum için,

 

Farklı bir kültür ortamında yaşayan bir sanatkârın yapıtları hakkında fikir yürütmek kolay bir şey olmamakla beraber, yetenek evrensel olunca, diyalog yazılabiliyor. Heykeltraş’ın seçtiği malzeme, şekillerin bilgince ve gizemli oyununu şartlandırır ve tutumunun sonucunu belirginleştirir. Malzeme seçimi, sanatkârın yaratılışına ve istençine uygun olmalıdır, çünkü o zaman ancak malzemeye gereken saygıyı verecektir sanatkâr.

 

Bu heykel serüveninde, her ne kadar Oylum’la benim yöntemlerimiz çok farklıysada, onun yapıtlarına hayranım. Yarattığı kişiler, zekâları, duyarlılıkları, ifade belirginlikleri, hareket ve ateşli ritmleriyle bende heyecan yaratıyor ve beni katiyen ilgisiz bırakmıyor. Sirk konusu tam bir rüya ve özlem dünyasıdır ve bunu Oylum, ustaca ve büyük bir duyarlılıkla, iyi anlamış. İfadesi çok kuvvetli, ve bana göre, Camille Claudel’ın yapıtlarıyla bir parallelik kurulabilir.

 

Belki gençlik çoşkusu zamanla sakinleşebilir! Ve bu güzel serüvenin başkalaşımı, farklı malzemelere, örneğin mermere dönüşürse, ne olabilir acaba ? Gözüpek ama makul bir soru.

 

Bu düşünceyi unutun ve kendi özel tutumunuza devam edin. Bugünler yoğun ve güven verici, yarınlar ise her zaman kaygı vericidir! En önemlisi gerçek olmak ve modaya teslim olmadan yoluna devam etmektir.

 

André Tommasini
Lausanne, 24 Ekim, 2008

İLETİŞİM